araf
Yalnızlık kutsayıcıdır. Acılarımızla yüzleşemediğimiz zamanlarda da yalnızızdır. Her aşkımızın gözlerinde çocukluğumuzun en güzel anılarını ararız. Mucizeler bekler yalnızlıktan ve yorgunluktan hep gitme hayali kuran ruhlarımız. Terk edildikten sonra üzerimize yapışmış olan ikinci el yalnızlık ile aynaya baktığımız zaman, sorduğumuz sorunun yanıtıdır Araf. Sevmek mi sevmemek mi? “Araf” tadır artık ruhumuz. Gidenin kalana bıraktığı sorular ile hataların toplamından azat edilmeyi bekler bedenlerimiz. Seni düşünmek veya düşünmemek; olup biten budur.
Kalbimde ve avucumda bize dair binlerce anı ve gece! Geceler boyunca hesaplaşmalarımız… Tek başıma giriştiğim mahkemelerim ve bizden geriye kalan: Bana bıraktığın ucu bucağı olmayan soru işaretleri… Bir yalnızlık rapsodisi bu! Geceler boyunca seni düşünüyorum. Elimde kalansa fotoğraf kareleri ve anımsamaktan korktuğum anılarım. Yenilmenin yüzleşmesi yoktur. Hani hayata karşı tek direnişiniz, yıllardır beklediğiniz sevgidir. Sevmek, ben ve benim gibiler için düşülen yaşamda tutunacak bir dal gibidir.
Seninle karşılaşmaktan çocuk gibi korktuğumdan seninle karşılaşmayacağım kurtarılmış alanlar yaratıyorum kendime. Asla karşıma çıkmayacağını umut ettiğim, sana ait olan gün ışığından uzakta, karanlık mekanlarda kayboluyorum her gece. Çoğu zaman mezelere karışan dertlerimle her ne kadar dinliyormuş gibi yapsam da dinlemediğim kayıp ruhlara sığınıyorum. Burada, kadehlerin içerisinde sensizlikle kaybolmaya hazırım. Silik bir fotoğraf karesine, hayatı sığdırmaya çalışırdı ruhum. Yaşamak için, sevmek için, yeniden başlamak için aradığım ve yarattığım umutlara sarılırdım çoğu zaman.
Çoğu zaman severdin gün ışığını; geceler, eve gelmeyen babanı hatırlatırdı. Karanlık sokaklarda ve karanlık evlerde ruhunun ne kadar farklı olduğundan, kaçmak isteğinden bahsederdin. Bir kül tablası şahitti ikimizin anlattıklarına. Farklı olmayı severdin sen. Korkardık gelecekten ve konuşurken, aşkımıza dair sözcüklerin sonsuzluk içermesine dikkat eder; özenle seçerdik onları.
Tamir etmeyi denerdim. Seni hayattan almayı, bir gecelik düş bile olsa seni kaçırmayı geçirirdim aklımdan; her gece yaşadığım yokluğun ile daha da ileri giderdi sevgin. Ne kadar cesur ve erkek görünmeye çalışsam da karşında, Don Kişot’luğu ruhumun, yokluğuna kadar süre gelirdi. Bazen yanında cesarete kavuşur; gitmemen için yalanlar uydururdum. Yanımda kalman için, babasını bekleyen bir çocuk gibi gözlerine bakardım. Ben sana kalbimi sunardım, sen bana çocukluğundan anılar getirirdin. Birbirimize sığınırdık o bitip tükenmek bilmeyen kış gecelerinde. Ben severdim kışları; merhametim ve sevgimle ısıtmaya çalışırdım seni. Bu anlarda çoğu zaman içimi bıçak gibi acıtan o sorular takılır aklıma: Şu anda kiminlesin? Kime aitsin?
Özel anlarımız ve bizim bizi yaşatmayan anılarımız değil mi içinde bulunduğumuz andan acı çekmemize yol açan? Geçmişten gelen hayaletler değil mi rüyalarımızı en çekilmez hale getiren? O hayaletler değil mi sevgilerimizin en fırtınalı zamanlarında rüzgarı ters yöne estiren? Hadi sigaranı söndür, bavulunu topla ve git. Hayaletin bile benden yana değil. Beraber, baş başa içtiğimiz sigaraların küllerine anlatırım şehrin karanlık sokaklarında aradığım mutluluğu, en büyük acılarımı, en büyük yalanlarımı, en büyük yalnızlığımı…
Gidişin, senden sonraki en büyük yalanlarımın nedeni. O yalanlar ki sabaha karşı seni öldürmek arzusuyla sahte ruhumun sahte sevişmelere söylediği yalanlar... Ben o yalanları sevebiliyorum. Senin önemli hayatın içerisinde kaybolmuş sokaklarda, senden bir haber beklerken benim sadık dostlarım, gözyaşlarım kadar... Sabah namazını müteakip senin hasretinin farzını kılmalıyım; sokaklarda çöpçüler var, bir de karanlık yüzler, gece kadar gerçek yalnızlıklar ve senin ruhun var. Şimdi kimin bedenine sarılmışsındır kim bilir? Kim bilir kimin bedeninin yanında derin bunalımlarını okşayacak hangi yalanların yamacındasındır? Ölelim hadi ben hasretinden delirmeden, sokak lambaları sönmeden, gözlerin kapanıp da bu şehri hafızandan silmeden. Benim sana, senin o modern medeniyet bedenine söyleyecek yalanlarım var.
Benim sana anlatamadığım kötü anılarım var. Benim sende martılarını göremediğim sokaklarım var. Türk musikisine meze yaptığım hasretim var. Ağlayarak, gözlerinin kırılgan ışıldamalarına sevgimi sundum. Ne kadar inkar edersem edeyim, günahkar gecelerin sahipsizliğinde, ergenlik günahlarımın saflığıyla sevmişim ben seni…
Ama onun iyi bir işi vardır. Sana anlatacak, komplekslerini okşayacak yeni, komik anıları vardır. Yalnızlığınıza gülebileceğiniz ilkel konuşmalarınız vardır sizin. Benim de sana karşı büyük bir acım var. Her akşam denizler üzerinden gittiğim bir sen var. Gözlerim kapanmakta senin başka bedenlere sarıldığını görünce. Neden sokaklar sana aittir? Onlar, seni benden alan kalabalığa ait. O kalabalıklar ki rüyalarımda bile kurtulamadığım.
Kalbim kaldırmaz senin başka bedenlerde yaşadığını! Bakma bana öyle, hemen kırılma, ben de seni seviyorum kalbimin en güzel köşesinde. Sahiden, senin kalbinin güzel bir köşesi olmuş mudur? Belki de başka birinin adı yazılıdır orada. Nasıl yani? Senin için en mutsuz geceleri ben yaşayacağım, sen bir başkasını seveceksin! Hatta şimdi onunla yataktayken benim sayemde gerçek mutluluğu bulduğunu anlatıyorsundur. Gözlerinde kan var. Yüreklerinizde öldürdüğünüz merhamet…
İtiraf zor....
Gece uzun olsa bile seni düşünüyorum. Her gece senden kaçtığım mabedimde oynanıyor bu oyun. Özlediğimi belli etmemek adına kendimle savaşıyorum. Sabaha çok var. Yokluğun yavaş yavaş hissettirmeye başladı kendisini. Seni sevmemek için bahaneler yaratıyorum. Gözlerini düşünüyorum, aynı gölgede birbirimize ait olduğumuz anları. Hayatımı ve anılarımı sunsam da sana başlamaz hikâyemiz şahitsiz bir gecenin ipe sapa gelmez aşklarında. Gecenin son sigarası dudaklarımda, hayaline sarılıyorum. Belki de sevmediğin, sevemediğin, hep öteki olan benliğimde usulca bana sarılan sen değil yokluğundur artık. Bu gece de ölmemek için nedenler yaratabilirim kendime, bu gece de senin aşkından, senin acılarından, senin kaybolmuş yüzünden replikler çıkarıp başrol oyuncusu olabilirim. Vazgeçsen de unutulmuş siyah beyaz filmlerdeki benden. Gene de ararım gözyaşlarınla küstüğün o masum dünyanı. Gene de kalbinde öteki olmaya razıyımdır aslında. Bunu kabullenmek için kokunu almam gerekir.
Yapamadım....
Belki de kendiminki kadar kırılgan bir ruhu gördüğüm için çok korktum seni kaybetmekten. Anlarda ve anılarda kaybettiklerimize benzetirdik birbirimizi. Aklının hangi kilitli karanlık kutusundayım? Ben göklerden çalarak öpmeyi ne kadar denesem de seni, bizimle öpüşen belki de günahlarımızdan ördüğümüz duvarlardı.
Her intihar, yanlış tedavisidir kapı önüne bırakıp kaçtığımız aşklarımızın.
Ruhum karşında, “Araf” ta şimdi; içimdeki - gidişinden sonra başlayan - nefretle sevmek veya sevmemek arasında bocalıyorum. Yokluğunun içimi sızlattığı geceler sevmeyi seçer ve bütün yokluğunu yutkunarak, yastığıma anlatırdım sevgini. Bazen başkasına ait olduğunu düşünür sevmemekte karar kılardım. Çocukça bir nefret benimkisi. Öyle olmasaydı eğer; kapı zilinin ya da telefonun çalmasıyla, hatta penceremden usulca girip kendini tenimde hissettiren esintiyle dahi kalbimde seni duymama, yüzümde oluşan tebessüme başka anlamlar arardım. Ama kırık kalbim sevmememde karar kılardı çoğu gece seni. Her ne kadar dualarımda adın geçse bile…
“Araf” tır benim yaşadığım, arada kalmaktır. Dünyaya sürülmüş öyle kayıp bir ruhumdur ki ne duayı işitir, ne ezanı duyar kulaklarım. Farz et ki bu gece benimsin; düşün ki şahidimiz de yok; oturur, anılarımızda beklerim penceremdeki solmuş çiçeklere bakarak. Hani gene umut edip de bir mucize olmasını bekler gibi…

Yorumlar
Yorum Gönder